![]() |
|
|
||||||||
| Kayıt ol | Kişisel Sayfalar | Yardım Merkezi | Yardım | Üye Listesi | Ajanda | Arama | Bugünki Mesajlar | Forumları Okundu Kabul Et |
Ramazan-ı Şerif Özel Ramazan ayına özel bölümümüz.. |
Ramazan-ı Şerif Özel icinde Eski İstanbul'da İftar konusu , İftar sofrası aileyi biraraya getirirdi...
|
|
|
|
![]() |
|
|
LinkBack | Seçenekler | Stil |
|
|
#1 | ||
|
Administrator
![]() ![]() |
Konuya Cevap Yazmak ve Linkleri Görmek İçin Kayıtlı Üye Olmanız Gerekmektedir... İftar sofrası aileyi biraraya getirirdi Sofranın muazzam görüntüsü nefis yemek kokularıyla birleşince, insanda bir imrenme duygusu yaratırdı. Top atılır atılmaz da yemeklere hücum edilirdi.![]() Evin en büyüğünden, en küçüğüne dek tüm ailenin bir araya toplandığı iftar sofraları... Eskiden sofralar alçak iskemleler üzerine konmuş sari veya bakır siniler konulmak suretiyle hazırlanırdı. Etrafına minderler dizilir, sininin çevresine bir halka oluştururak oturulurdu. Hizmetçilerin ayakta peşkirleri herkesin dizine rastlamak şartıyla atmaları ise birer hüner sayılırdı. Ezana birkaç dakika kala sofraya oturmak, iftarın şartlarından idi. Bu dakikadan itibaren iftar topunun atılmasına kadar geçen süre oldukça uzun gelir. Sofranın muazzam görüntüsü ve ortaya yayılan nefis yemek kokularıyla ister istemez bir imrenme duygusu yaratır insanda. Bu nedenle o bir iki dakika oldukça sabır ister. Top atılması ile birlikte yemeklere hücum başlardı. Çorbasız iftar sofrası olmazdı Çorba, iftar sofrasının vazgeçilmez bölümüdür. Bir dönemlerde hindi derisinden yapılan işkembe çorbası meşhurdu. Herkes bu çorbadan sofralarında bulundurmak isterdi. Yemeğin sonunda da elmastraş kaseler içindeki hoşaflar tepsilere konur, etrafına küçük kaseler dizilerek sofraya getirilirdi. İftardan sonraki nargile, çubuk veya kahve ile iftar keyfi tamamlanacaktır. En büyük özelliği çubukların uzun olması, kehribar ve süslü imamelerle bezenmiş olmasıdır. Büyük konaklarda tüm misafirlere aynı anda verilmesi şarttı. Hizmetçiler ise alındıktan sonra bu ikramın inceliği ile ilgili bir nevi kurs da görürlerdi. Uzun çubukları doldurup, bir elinde çubuk diğer elinde parlatılmış tabla ile götürürler ve bir dizi üzerine çökerek tam ağız hizasına rastlayacak şekilde ikram ederlerdi. Kahve ikramı da aynı beceriyi gerektirir. Kahve ibriğinin soğumaması için gümüş zincirli ateşlikler yakılır ve misafir sayısı kadar hizmetkar, kahvecibaşının etrafına dizilir. Kahveler kafesli gümüş zarfların ucundan tutulmak suretiyle misafirlere ikram edilir. Kahveler içilip, sigaralar fosurdatıldıktan sonra sıra teravih namazını beklemeye gelecektir. Fuzuli'den başlayıp , dini konulara kadar uzanan sohbetlerle... Sohbet belki de imsak zamanına dek uzar giderdi eğer iftar sofrasında misafirler varsa... İmsak zamanı yaklaşmıştır. Gözler süzülmeye başladıktan sonra uzaktan davulun sesi duyulur. İftar sofrasının özelliği buydu. İftar topu ile başlayan ve imsak saatine kadar uzanan süre içinde yaşanan sıcak dostluklar ... Eski Ramazan gecelerinin eğlencesi, orta oyunu ![]() Kavuklusuyla, pişekarıyla, davul ve zurnanın coşkulu sesiyle, lavanta kokularıyla orta oyunu, bir başka alemdi Orta oyunu geçmiş yıllarda, Ramazan gecelerinde oynanan bir meydan oyunu idi. "Yenidünya" denilen üst ve alt kısmı süslü bir pano ve iki iskemle oyunun tek dekoruydu. Zurnanın ara vermeyen sesi, davulun coşkun sesi ve kafes arkasından gelen lavanta kokuları dekorun diğer parçalarıydı. Orta oyununda Karagöz'ün yerinde Kavuklu, Hacivat'ın yerinde de Pişekar vardır. Kavuklu, başında bir kavuk, sırtında bol yenli kırmızı bir biniş ve yarım şalvarla kırmızı papuçlarından oluşan kıyafet giyer. Pişekar ise sivri külahı, kolları dar hırkamsı setresi ve elinde iki dilimli sakrakı ile tezat bir görüntü içindedir. Kavuklu cücesi ve diğer şahıslar oyunun hareket unsurlarıdır. Orta oyununda olaydan çok nükteye yer verildiği için, oyuncular aralarında tespit ettikleri konuyu çoğu zaman taklit ve nükte üstüne nükte yaparak hareketlendirir ve renklendirirler. Orta oyununun en eski sanatçıları hakkında yeterli bilgi yoktur. Musahipzade Celal Bey, ortaoyunculardan Pişekar Tosun Efendi, Divitçi Mehmet Ağa, Tüfekçi Eşref, Bekri Mustafa, Kavuklu Kör Mehmet, Sepetçi Rıza, Kör İmam, Küçük Ali Mehmet Agah Efendi, Kamil Ağa ve Zenne Ahmet'in adlarını veriyor. Oyun günü etraf iğne atılsa yere düşmeyecek kadar kalabalık olurdu. Raglan pardesülü, redingotlu, kolsuz hayderiyeli erkeklerle; çarşaflı, yeldirmeli, mesyahlı kadınlar ayrı ayrı yerlere otururlar ve meydanın etrafını çepeçevre kuşatırlardı. Meydanın bir tarafını açık bırakırlardı ki, oynayanlar iki çalgıcının çalmaya başlaması ile bu açık kısımdan içeri girerler ve oyuna başlarlardı. Her oyunun, her tipin havası başkaydı. Meydana ilk önce pişekar gelir, alanı dolaşır, yenidünyanın önünden geçerken şakşakını sürterek takırdatır, seyircileri selamlar ve oyunu ilan ederdi. Arkasından alana kavuklu gelecek ve azametle alanı dolaştıktan sonra pişekara seslenecekti: "Vay Hamdiciğim!..." Bu ses üzerine Kavuklu birden korkar ve kavuğu başından havaya fırlardı. Her seferinde de yere düşmeden yakalamayı başarırdı. Arkadan konuşmaya başlanırdı: -Sorma başıma gelenleri -Ne oldu? -Ne olacak, ölümlerden kurtuldum. -Yaa...vah ,vah..Allah korusun! -Bak anlatayım da dinle! Ve başlardı hikayesini anlatmaya... Orta oyununun en son hakiki üstadlarıdır Kavuklu Hamdi ile Pişekar Küçük İsmail Efendi... Hamdi'nin her an tehlike gelecekmiş hissi veren bakışları, Küçük İsmail'in müstehzi tebessümleri, Karadeniz uşağı Hayrettin'in bir araba lafı karşısında afallayan Hamdi'ye: "Hay bırakmayasun ki, içi laf da ben edeyum" diye çıkışması bir kahkaha seline neden olurdu. Bilhassa Hamdi'nin son zamanlarda icad ettiği rüya tekerlemesi seyirciyi mest ederdi. Olayı hakikatmiş gibi tüm ciddiyetiyle anlatır, en sonunda: "Bir de uyanayım ki.." dediği anda seyirciler kahkahadan kırılırdı. Böyle bir alemdi orta oyunu... Geçmişin özlenen sanatı, meddahlık ![]() Meddahlık; keskin bir zeka, güçlü bir hafıza gerektiren zor bir sanattı. Her akşam farklı hikayeler anlatan meddahlar, hikayelerini nüktelerle süslerlerdi Meddahlık tiyatronun olmadığı çağlarda halkı eğlendirmek, hoş vakit geçirtmek için, öğretici, ders ve ibret konuları, gülünç fıkra ve hikayeler içinde ustalıkla işleme sanatıdır. Oldukça eski olan bu sanat dalından ilk "Tacüttevarih" isimli eserde bahsedilir. Fatih Sultan Mehmet döneminde Mustafa, Balaban ve Ömer isimli meddahların taklitli hikayeler anlattıklarını biliyoruz. Yavuz Sultan Selim de meddahlara aynı ilgiyi göstermiş ve Nakkas Hasan ve Çokyedi Reis isimli meddahlara sarayında yer vermiştir. Fakat meddahlık sanatının en çok revaç gördüğü dönem III. Murat devridir. Meddah Eğlence ile Meddah Cenahi bu devirde oldukça servet yapan iki meddahımızdır. IV. Murat'ın "Tıflı"sı da çok meşhurdu. Huzurda anlattığı hikayelere padişahı da karıştırırdı. Evliya Çelebi Alayköşkü önünde yapılan esnaf alayına meddahların da katıldığını belirtiyor ve onların geçişlerini şöyle anlatıyor: "Tahtıravanlar üzerinde ellerinde çevgan (şakşak) dediğimiz ortadan bölünmüş tahta, bellerinde mecmualer, fesahat ve belagat üzere hikayeler anlatarak geçtiler." Meddahlık gerçekten çok zor bir sanat dalıydı. Herşeyden önce hafızanın çok kuvvetli ve dilin her türlü taklitlere yatkın olması gerekirdi. Her akşam başka bir hikaye anlatabilmek ve dinleyicinin ilgisini aynı ölçüde tutabilmek önemliydi. Meddah gerektiği zaman destan okur, koşma koşar, türkü mani yakar ve söylerdi. Tiyatronun yayılması ile ortadan kalkan meddahlık, tek kişilik bir tiyatro oyunu da diyebiliriz. Genellikle kapalı yerlerde yüksekçe bir sandalyede otururarak başlardı. Alacalı çevresini sol omuz üzerine atar, sopasını üç kere yere vurduktan sonra: "- Hak dostum hak!" tekerlemesi ile hikayeye girerdi. Sopası ile kapı çalınışından bekçi sopasına kadar her türlü sesi çıkarırdı. Bazen de konuşanları susturmak için yere tak tak vururdu. Mendiliyle terini siler, gerekirse taklitlerini yaptığı kılıkları sembolize etmek için başına bağlar, bazen dürüp dürüp bir şekle sokarak çengi oynatırlardı. Yanı başında bir zembili olurdu. Kimin taklidini yapıyorsa zembile uzanır ve o şahsın serpuşunu başına geçirirdi. Meddah hikayeleri genellikle "Raviyani ahbar ve nakilani aşar şöyle ifade ederler ki, zamanı evailde falan yerde su esvafta biri varmış" şeklinde başlardı. Ancak İsmet ve Sururi bunu değiştirmişler ve hikayeye bir fıkra giriş yapma yeniliğini getirmişlerdir. Sururi Efendi'nin hikayeleri toplum hayatının belli safhalarındaki taklit unsurlarını buluş ve seziş bakımından meddahlık sanatının harika örneklerindendir. Olayları ince nüktelerle süsler, müstehcene kaçmaz ve anlatımda farklı bir üslup kullanırdı. Aşki beş ise meddahlık sanatının dedesidir. Kamilen birkaç kimliği hem şive, hem de oyun gücü ile ortaya koyanlar, hiçbir dönemde fazla olmadı. Münir Özkul, Nejat Uygur, Erol Günaydın ve son olarak Müjdat Gezen'dir bu isin "baba"ları... Ramazan davulu ![]() Eski ramazan davulcuları hem özel, hem de güzeldi. Öyle palavra laflar değil, en güzel maniler okunurdu. Hem davulun, hem de davulcunun sesi kulağa bundan hoş gelirdi. Bunun yanında ramazan davulu çalmak bir sevap ve gönül işiydi. Bir ramazan davulcusunun davul çalışında kendisine göre bir tavı, bir eda vardı. Seke seke yürürler, bazen bir noktada durup dakikalarca el kol hareketleri yaparak davulu çalar, tokmağı davul üzerinde bir sihirbaz gibi oynatırlardı. Refik Halit Bey, kulağına akseden davul sesinin oldukça neşesiz bulur. Anlaşıldığı kadarı ile kendileri "davulun sesi uzaktan hoş gelir" diyenler arasındadır. Açıklaması ise tekniktir. Davulun derisi rutubetten pörsümüş olduğundan, soğuğu yiyince sesi de "nezleli" tonda çıkmaktadır. Ayrıca bu ses kapalı cam ve kafesler ardından içeriye boğuk olarak girmekte ve böylece duruluğunu kaybetmektedir. Eski davulcular Yıl 1921... Şehzadebaşı'ndayız. Bekçi Ömer Ağa davulu ile ortaya çıkmış sahuru ilan etmekte... Bu aynı zamanda eğlencenin de sonunu ilan etmektir. Ömer Ağa uzun boylu, kaytan bıyıklı yakışıklı bir adamdı. Davulu çalarken adeta kendinden geçer, türlü ayak oyunları ile çevresindekileri kendine hayran bırakırdı. Onu seyredenler adeta yerlerinde mıhlanıp kalırlardı. Kadınların bile kaçmayı bırakarak ellerindeki feneri Ömer Ağa'nın yüzüne tutarak onu seyrettikleri ve burnunun dibine kadar sokuldukları bilinir. Genç kızların: "Ömer ağa ne olur bir daha çalsana!" dedikçe, o bir derviş edasıyla kimseye bakmadan ilerler ve hayran gözleri arkada bırakarak sokakta kaybolurdu. Değişmez kıyafeti olan çapraz yeleği, püsküllü koyu kırmızı kuşağı, gümüş saat kordonlu koyu lacivert poturu ve fesinin üstündeki yemenisiyle bir başka sokakta ortaya çıkardı. Kumkapı Nisanca mahallesinin Ali Kuka'sı da çok ünlü davulculardandır. Omuzuna davulu aldı mı gözü bir şey görmezdi. Basardı tokmağı davula: "Dan dan da, dan dan dan dan" Davul çalmada pek ustalığı yoktu ama her sene bu görev ona verilirdi. Bazen bir sokaktan üç dört kere geçer, bazen hiç geçmezdi. Yabancıların bulunduğu sokakta da daha fazla dururdu. Bir allahın kulu çıkıp "sen ne yapıyorsun" diyemez, herkes gölgesinden korkardı. Ali Kuka'nın kedileri ise meşhurdu. Davulunu aldığı gibi ilk işi evine uğramak olurdu. Onların karınlarını doyurur ise öyle çıkardı. Hepsine bir ad takmıştı. Kendilerini doyuran adamı yalnız bırakmazlar, peşine takılırlardı. Tekiri, haydudu, mestanı, pısırığı, tek bıyığı sürü halinde Ali Kuka'nın arkasından mahalleyı dolaşırlardı. Her mahallenin davulu biter, Nisanca mahallesinde davul sesi bitmezdi. Bu garip adam canı ne zaman isterse davulunu omzundan o zaman indirirdi. İmsak saati gelmiş Ali Kuka'nın umurunda mı! O ne zaman yorulursa görevi o zaman bitecekti. Evinin yolunu tutarken şu maniyi söyler miydi acaba: "Davulumun ipi kaytan Kalmadı dizimde derman Verin benim bahşişimi Gideyim evime heman"
__________________
Gönül verdik renklerine Göğüs gerdik dertlerine GENÇFENERBAHÇELİLER God is Almighty! Max Payne FSM Since 1453 vanne ![]() Ben ayrılıkların dumanlı, tozlu, çamurlu yoluyum Allah'ın bir yetim, bir mazlum kuluyum Hüzünle, kederle, kahırla doluyum... İstemezdim böyle olsun, affet beni ne olursun Ben yolumu böyle çizdim, uyma bana kaybolursun Ben hayatın yorgunuyum, gözlerinin vurgunuyum İstemezdim böyle olsun, affet beni ne olursun... Piérré [Sadece Kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilir. Linki Görmek ve Forumdan Yararlanmak İçin Kayıt Olun...]
|
||
|
|
|
| Sponsored Links |
| - |
![]() |
| Tags: eski, iftar, istanbulda |
| Bookmarks |
| Tags |
| eski, iftar, istanbulda, İftar, İstanbulda |
| Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir) | |
| Seçenekler | |
| Stil | |
|
|
Benzer Konular
|
||||
| Konu | Cevap Yazan | Forum | Cevaplar | Son Mesaj |
| İftar topunu patlatırken yaralandı | melihemre | Güncel Haber Arsivi |
1 | 20-09-2007 23:16 |
| İftar çadırının kaldırılması olay oldu | dr.mete | Güncel Haber Arsivi |
0 | 14-09-2007 23:58 |
| İstanbul'da elektirik kesintisi | BlocKade | Güncel Haber Arsivi |
0 | 13-09-2007 16:13 |
| İstanbul'da rengarenk inekler | Red Kit | Genel Kültür | 0 | 13-09-2007 12:41 |
| İstanbul'da balık festivali | Red Kit | Yaşamdan Haberler | 0 | 15-08-2007 09:02 |
|
|
| CaNFRM Sitemap | Park Davet | İslamehli | ProgramVadisi | Ramazan-ı Şerif | ResimGalerim | Dantel-Orgu | BayanlarKlubu | Türkiyem | CaNFRM | Image Upload |